ManşetSpor

Nereye Beşiktaş nereye, çıkmaz bu yol bir yere

Beşiktaş için bu karanlıktan tek bir çıkış yolu var: O da yüzünü sadece ve sadece gerçeklere dönen, bu gerçekleri tüm açıklığıyla kendi camiasıyla paylaşan, önüne bu doğrultuda gerçekçi bir strateji koyan ve bunu cesaretle uygulayan bir yönetim.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, kendisini kaotik ortamların içinde bulmaya bir hâyli aşina bir kulüptür. Ama son bir haftada yaşananlar, siyah-beyazlıların ölçüsüne göre bile fazlaydı.

Göztepe ve Maccabi Tel Aviv maçlarında alınan üst üste iki yenilgi, Beşiktaş’ı sportif olarak bir kez daha içinden çıkılması zor bir durumun içine soktu. Yine de özellikle son yıllarda Beşiktaş’ın buna fazlasıyla alışık olduğunu söyleyebiliriz. Fakat idari açıdan yaşananlar, Beşiktaş’ın tarihinde daha önce görmediği türden. 

Sabık başkan Hasan Arat, önce çarşamba gecesi âni bir kararla futbol genel koordinatörü Samet Aybaba ile kulübe danışman olarak getirilen Brad Friedel’ın görevlerine son verdi. Ardından aynı gün içerisinde Futbol A.Ş.’deki başkanlık görevinden istifa ettiğini ve tüm yetkilerini Hüseyin Yücel başkanlığındaki bir heyete bıraktığını, artık kendisinin yalnızca kulüp başkanlığı görevini üstleneceğini ve kulüp siyasetiyle ilgileneceğini açıkladı ve son olarak dün kimsenin beklemediği bir anda kulüp başkanlığından da istifa etti.

Arat bu kararının nedeni olarak ise özel sebeplerini gösterdi. Kendisi bunu açıklamak istemese de medyada ciddi bir sağlık sorunu olduğu ve bu yüzden görevi bıraktığı söylenen Arat’ın bir an evvel sağlığına kavuşmasını dileyelim. 

Ancak Arat’ın bu kararı, birçok spekülasyona da neden oldu. Bunlardan en çok dile getirileni ise Arat’ın ikinci başkan Hüseyin Yücel ile parasal konularda anlaşmazlık yaşadığı, kısa süre önce seçimde yarıştığı Serdal Adalı’ya futbolun başına geçmesini teklif ettiği, ancak Adalı’nın bu teklifi kulüpte çift başlılık yaratacağı gerekçesiyle reddettiği, Arat’ın Adalı’ya sunduğu bu teklifi duyan Yücel’in ise bir süredir takıma vermeyi taahhüt ettiği ödemeleri kestiği, bunun üzerine Arat’ın krizin önüne geçebilmek için istifa kararı aldığı. Başka bir deyişle, Hüseyin Yücel liderliğindeki bir ekibin, Arat’a darbe yaptığı.  

Elbette bunların hepsi bir spekülasyon. Gerçekliği bilinmeyen şeyler üzerine yorum yapmak yerine, Beşiktaş’ın bu krize neden girdiğini irdelemek gerek. Bunun için de Arat’ın Beşiktaş başkanı seçildiği 3 Aralık 2023’te siyah-beyazlıların ihtiyaçlarının ne olduğuna ve aradan geçen bir yıllık süreçte nelerin yapıldığına bakmalı.

Hasan Arat’ın bir yılı

Beşiktaş’ın başına geçen her yönetimin önündeki öncelikli görev, bir öncekiyle üç aşağı beş yukarı aynıdır: Önceki yönetimin yaptığı hataları temizlemek. Arat yönetiminin görevi de farklı değildi. Ahmet Nur Çebi, kulübü ekonomik olarak aldığından daha kötü durumda bırakmamıştı belki, ama son üç sezonda sportif açıdan alınan felâket kararlar kulübü çok yıpratmıştı. Beşiktaş’ın kendisini yıllardır tüketen transfere dayalı çarpık düzenden, üretime dayalı özkaynak düzenine geri dönmesi gerekiyordu. Başka bir deyişle siyah-beyazlılar fabrika ayarlarına dönmeliydi. Her fırsatta Süleyman Seba çizgisini savunan ve kulübün son yirmi yılda bu çizgiden saptığını dile getiren Arat’tan beklenen öncelikli şey de buydu. Ama gerçekleşen bu olmadı.

Seçim öncesi konuşmalarında uzun zamandır bu görev için hazırlandıklarını, tüm planlarının hazır olduğunu ve kısa sürede Beşiktaş’ı ayağa kaldıracaklarını söyleyen Arat’ın ilk hatası buydu: Beklentileri büyütmek. Oysa Beşiktaş’ın yüzünü hayâllere değil, gerçeklere dönmesi gerekiyordu. O gerçeklerdeyse kısa vadede Beşiktaş’a kurtuluş yoktu. Siyah-beyazlıların öncelikle ekonomik özgürlüğünü geri kazanması şarttı. Ancak bundan sonra sportif açıdan sürdürülebilir bir başarıdan söz edilebilirdi.

Arat ise bir yandan kulübün uzun yıllardır içine saplandığı popülist politikaları eleştirirken, aslında kendisi de bundan çok farklı bir şey söylemiyordu. Devre arasında yapacakları transferlerden, getirecekleri dünya çapındaki teknik direktörlerden; Al Nassr, PSG, Chelsea gibi kulüplerin sahipleriyle olan yakın ilişkilerinden bahsediyordu. Başka bir deyişle, Beşiktaşlılara cennetin kapılarını açmayı vadediyordu. Ama bu, sahte bir cennetti.

“Beşiktaşlıların Yolu” sloganıyla çıktığı başkanlık yarışına, Samet Aybaba ve Feyyaz Uçar gibi kulüp efsanelerini yanına alarak girmişti. Futbolu onlara bırakacağını söylüyordu. Ama stratejinin ne olduğu belli değildi. 

Yine de Arat’ın söylemleri ve gerçekleştirmeyi vadettiği projeleri, ikili yarışın diğer adayı Serdal Adalı’nın vaatlerine göre Beşiktaş kongresine daha cazip geldi. Ayrıca Arat’ın bu seçimi, Beşiktaş’ta Seba’dan sonra gelen yirmi dört yıllık bir silsilenin sona ereceği seçim olarak formüle etmesi de epey rağbet gördü. Sonuç olarak Beşiktaş kongresi, statükoyu temsil eden Adalı’ya karşı değişimi temsil eden Arat’ı seçti. Hem de bütün sandıklarda kazanarak ezici bir farkla.

Hâliyle herkes Beşiktaş’ta yeni bir dönemin başlamasını bekliyordu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama kısa süre içinde aslında pek de bir şeyin değişmediği görülecekti.

Arat yönetimi göreve geldiğinde, çok kötü kurulmuş bir takım ve başında geçici bir teknik direktör olarak Rıza Çalımbay vardı. Takımın aldığı kötü neticelere Çalımbay da çare olamıyordu. Bu yeni yönetim için zor bir görev olarak görülse de, aslında aynı zamanda bir fırsattı da. Önlerinde 1.5 yıllık bir görev süresi vardı. Bu sürede Beşiktaş’ı bir yeniden yapılanma yoluna sokabilirler, kulübün mâli disiplinini sağlayabilirler ve iyi bir stratejiyle futbol takımını geleceğe dönük bir şekilde adım adım oluşturabilirlerdi. 

Ama Arat yönetiminin tek amacı hemen sonuç almaktı. Ne yapacaklarsa hemen yapmalılar ve bu yapacakları şey de hemen meyvesini vermeliydi. Elbette bu gerçek dışı bir hedefti. Ama yine de denemekten kaçınmadılar. 

Önce Çalımbay ile hiç de şık olmayan bir şekilde yolları ayırdılar. Bu, “Beşiktaşlıların Yolu”nun aldığı ilk darbeydi. Ardından takım uzun süre teknik direktörsüz kaldı. Uzun arayışların sonunda ise yıllardır bir kulüp takımı çalıştırmayan, Portekiz Millî Takımı’nda kazandığı Avrupa Şampiyonluğu’na karşın son iki büyük turnuvada beklentilerin altında kalan, ardından başına geçtiği Polonya Millî Takımı’nda da başarısız olup görevine son verilen Fernando Santos ile anlaşıldı. 

Santos ile uzun vadeli bir proje doğrultusunda anlaşılmadığı ortadaydı. Portekizli teknik direktörün tecrübesinden faydalanarak Beşiktaş’ın içinde olduğu zor durumdan kurtulunabileceği ve Türkiye Kupası’nı kazanarak gelecek sezon Avrupa kupalarına katılabileceği düşünülüyordu. Yani hedefler tamamen kayıp bir sezonun geri kalanına dairdi.

Ardından kış transfer döneminin son gününde iki oyuncu kadroya dâhil edildi: Ernest Muçi ve Al-Musrati. Bonservislerine toplam 21 milyon euro’nun ödendiği iki oyuncu, böylece kulüp tarihinin en yüksek bonservisli transferleri oldu. 

İki transferde de Arat’ın yanında ikinci başkan Hüseyin Yücel görülüyordu. Daha önce Fikret Orman yönetiminde de yer alan ve seçim listelerinin verilmesine son gün kala bir anda Arat’ın ikinci başkanı olan Yücel, başlangıçta yeni bir basketbol salonunun yapılması ve basketbol takımına sponsor olması karşılığında listeye girse de, bir süre sonra acil olan ihtiyaçların futbolda olduğu ve bu yüzden Yücel’in basketbol için ayırdığı parayı futbola harcayacağı duyurulmuştu. 

Bu durum, Beşiktaş’ta futbol takımının geleceği için kötü bir haberdi. Belli ki yapılması gerekenin tam tersi yapılacaktı. Mâli disiplin, sürdürülebilir başarı, belirli bir futbol stratejisi, geleceğe dönük bir takım yapılanması gibi kavramlara Arat yönetiminde de yer yoktu. Kendisini “futbolun patronu” olarak lanse eden Samet Aybaba da, düzenlediği bir basın toplantısında, kulübün daha önce kendisinin de teknik direktörlük yaptığı sezondaki gibi bir Feda dönemine girmeyeceğini, o dönemdeki gibi parasal sıkıntılarının olmadığını, istedikleri her transferi yapabileceklerini, rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe nasıl büyük transferler yapabiliyorsa onların da bunun yolunu bir şekilde bulacağını söylüyordu. 

Fakat sahada işler yolunda gitmiyordu. Fernando Santos’un deneyimi de Beşiktaş’ta beklenen etkiyi gösterememişti. Böylece Portekizli teknik direktör, büyük bir törenle getirildiği siyah-beyazlıların başında üç ay gibi kısa bir süre kalabildi. Ardından Serdar Topraktepe, ikinci defa geçici olarak takımın başına geçti. Bu aynı zamanda Beşiktaş’ın bir sezonda yaşadığı altıncı teknik direktör değişikliğiydi.

Tüm bu çalkantılı sürecin sonunda ligde şampiyon Galatasaray’ın 46 puan gerisinde kalınsa da Türkiye Kupası’nda şampiyonluğa ulaşmayı başaran siyah-beyazlılar, geçen sezonki hedeflerine ulaşabilmişti. Bu sayede gelecek sezon Avrupa kupalarına katılabileceklerdi. Ama takım yapılanması anlamında koca bir altı ay boşa geçirilmişti. Elde bir kupa vardı, evet. Ama hepsi o kadardı. Gelecek sezona hangi oyuncuların kalacağı, hangi teknik direktörün getirileceği, nasıl bir stratejinin olacağı, hiçbiri belli değildi.

Ama bu altı ayda izlenen yol, bir şeyi gösteriyordu: Beşiktaş gelecek sezon da yapılanmayı seçmeyecekti. Amiyane tabirle parayı bastıracak, en gösterişli transferleri yapacak, takımın başına iddialı bir teknik direktör getirecek ve önceki sezon tarihi fark yediği iki ezeli rakibiyle arasındaki farkı hemen kapatmak isteyecekti. Elbette bu da gerçek dışı bir hedefti, ama Arat yönetimi çoktan kararını vermişti. Seçim öncesinde büyüttükleri beklentilerin karşılığını vermek zorundalardı.

Bu doğrultuda hemen kollar sıvandı ve önce yönetim danışmanlığına Brad Friedel getirildi. Friedel’ın özellikle oyuncu satışlarında kulübe yardımcı olacağı açıklandı. Ardından teknik direktör koltuğuna Giovanni van Bronckhorst getirildi. Belki beklenilen kadar büyük bir teknik direktör seçimi değildi. Hele ki Fenerbahçe’nin Jose Mourinho transferiyle karşılaştırıldığında. Ama Van Bronckhorst da kariyerinde birçok kupa olan, Feyenoord ve Rangers gibi iki büyük takımda çalışmış, son olarak Rangers’ta Avrupa Ligi finali görmüş bir teknik direktördü. 

Sonra transferlere başlandı. Çok erken sayılabilecek bir dönemde, Temmuz ayının başında iki büyük transfer yapıldı: Benfica’nın bonservisi elinde yıldızı Rafa Silva ve Lazio’nun deneyimli golcüsü Ciro Immobile kadroya katıldı. Elbette astronomik ücretler karşılığında. Belli ki Beşiktaş bu sezon harcama olarak iki rakibinden hiç aşağı kalmayacaktı. 

Rafa Silva’yla başlayan ve yine Benfica’dan bir başka Portekizli oyuncu Joao Mario’yla sona eren yaz transfer döneminin sonundaysa Beşiktaş geçen sezonki takımı neredeyse tamamen yıkıp yeniden yapmıştı. Buna rağmen kadronun hâlâ eksikleri var gibi görünüyordu. Ama sadece bir transfer penceresinde en fazla bu kadarı yapılabilir gibi duruyordu. Gerisi diğer transfer dönemlerine kalmıştı. Nasılsa Beşiktaş’ın Hüseyin Yücel’i vardı. Sağladığı “kasa kolaylığı” sayesinde taraftarların beklediği iddialı transferler devam edebilirdi. 

Sorun ise tüm bu transferlerin belirli bir futbol stratejisi doğrultusunda yapılmamış olmasıydı. Bu yüzden bir kez daha yaş ortalaması yüksek ve tabiri caizse toplama bir takım kurulmuştu. Van Bronckhorst’tan beklenen, bu takıma hemen uygun bir futbol tarzı bulup, ligde sezon sonuna kadar zirve yarışı verdirmesi, çok uzun süredir dışında kalınan Avrupa’da da iyi neticeler aldırmasıydı. Yani küçük çaplı bir mucizeyi gerçekleştirmesi isteniyordu. 

Sezonun ilk resmî maçı olan Süper Kupa’da Galatasaray’a karşı elde edilen tarihi 5-0’lık galibiyet, bu mucizenin ilk alameti olabilir miydi? Ardından ligde alınan peş peşe galibiyetler, Avrupa Ligi’nde Lugano karşısında bir beş gollü galibiyetin daha sonrasında lig aşamasına katılınması… Kısacası herkes mutluydu. Öyle ki, ağustos ayı sona ererken, Beşiktaş yöneticileri stat locasından Giovanni van Bronckhorst’a tezahüratlar yapıyordu.

Ama sezon başındaki bu zafer sarhoşluğu, çabuk geçecekti. Rakiplerin aldığı önlemlerden sonra Beşiktaş’ın geçiş oyununun çözülmeye başlaması ve Van Bronckhorst’un alternatif bir oyun inşa edememesi, peş peşe gelen sakatlıklar, çok şey beklenen transferlerin veriminin giderek düşmesi, beraberinde sonuçların da giderek kötüleşmesine neden oldu. Ve nihayetinde Beşiktaş, tıpkı son üç sezonda olduğu gibi, yine kasım ayında şampiyonluk yarışına havlu attı ve lider Galatasaray’ın 13 puan gerisine düştü.

Süreci önemsemeyen, tüm kaderini sonuçlara bağlayan Beşiktaş yönetimi ise bu kötü sonuçların ardından bir anda dağıldı. Yönetim içinde birçok gruplaşmanın olduğu spekülasyonlarının ortasında Hasan Arat’ın üç gün içinde gelen iki istifası, kulübü bir anda büyük bir belirsizliğin ortasında bıraktı. 

Bundan sonra ne olacak?

Arat’ın istifasının ardından tüzük gereği ikinci başkan Hüseyin Yücel’in başkanlığında seçimin yapılacağı Mayıs 2025’e kadar yönetimin görevine devam edeceği duyurulsa da bu durum belirsizliği ortadan kaldırmıyor, bilakis daha da büyütüyor.

Zira Beşiktaş’ı bir sene gibi kısa bir sürede hem ekonomik hem de sportif olarak daha kötü bir duruma sürükleyen yönetim, işte bu yönetim. Geçirilen iki transfer dönemindeki savurganlığın bir numaralı sorumlusu olarak görülen Hüseyin Yücel’in artık başkanlık koltuğunda oturduğu bu yeni dönemde, seçime kadarki altı aylık süreçte nelerin yaşanabileceği ise haklı olarak herkesi korkutuyor.

Tüm faturanın kesileceği Van Bronckhorst’a ödenecek tazminat, yerine getirilecek olası bir yeni teknik direktör ve onun başarılı sonuçlar alabilmesi için yapılabilecek olası devre arası transferleri… Tüm bu süreç, Beşiktaş’ı mâli olarak daha da içinden çıkılması zor bir duruma sokabilir.

Gerçekte ise mevcut Beşiktaş yönetiminin ne teknik direktör değiştirecek ne de transfer yapacak ehliyeti bulunuyor. Zaten ortada an itibarıyla gerçek anlamda bir başkan ve yönetimi de yok. Kendilerine ve onları seçenlere biraz saygıları varsa toplu hâlde istifa etmeleri ve kulübü olağanüstü seçimli kongreye götürmeleri gerek. Ama kulüpten yapılan son açıklamaya göre, yönetimin böyle bir niyeti yok.

Beşiktaş’ın daha önce de çok kötü yönetimleri olmuştu. Çoğu bilgisiz ve liyakatsiz, kimisi de gerçekten kötü niyetliydi. Hasan Arat yönetimi ise hepsinin bir karışımı gibi. Çok kısa bir sürede, daha önceki hiçbir yönetimin vermediği bir zararı verdiler kulübe: Beşiktaş’taki değişim umudunu yok ettiler. Bu her şeyden daha kötü. Gelecek ise her zamankinden karanlık görünüyor.

Beşiktaş için bu karanlıktan tek bir çıkış yolu var: O da yüzünü sadece ve sadece gerçeklere dönen, bu gerçekleri tüm açıklığıyla kendi camiasıyla paylaşan, önüne bu doğrultuda gerçekçi bir strateji koyan ve bunu cesaretle uygulayan bir yönetim. 

Beşiktaş taraftarlarının ise kendilerine yıllardır sunulan hayatın sözüm ona pembe rengini artık reddetmeleri gerekiyor. Madem siyah-beyaz renklere gönül verdiler, o hâlde bembeyaz bir gelecek için, evvela bugünün siyahını en koyu hâliyle yaşamaya bir müddet razı olmalılar. Aksi takdirde ortada bir Beşiktaş kalmayacak.



Diğer Haberler

Başa dön tuşu
Search